Dürziler

(Bölümün numarası 2; Page No. 399)  Dürziler (Bölümün numarası 2; Page No. 400)  (1800 ) no'lu fetva:Hamd yalnız Allah'adır. Salât ve selam O'nun Resûlü, âilesi ve sahabesi üzerine olsun.Bundan sonra:Bilimsel Araştırma ve Fetva Daimi Komisyonu, İçişleri bakanı vekilinin, hicri 15/5/ 1397 tarih ve 5400 sayılı genel başkana göndermiş olduğu risaleye muttali olmuştur. Aynı zamanda, sayın bakanın yazısıyla birlikte iki bültende dile getirilen, sözde iki diyaloğun ayrıntılarına da muttali olmuştur. Bu diyaloglardan bir tanesi, El-Azher Üniversitesinde okuyan dürzi bir öğrenciyle dürzi El-Azher şeyhi lakaplı Mustafa er-Rafi'i adında bir hoca arasında geçmiştir. Diğeri ise, yayınlarda ehli sünnete mensup olduğu bilinen ve kendisine Şeyhülhak el-Hüseyni denilen kimseyle, Ebu Hasan Hani Zeydan diye adlandırılan dürzi bir profesör arasında geçmiştir. Bakanın bu konuyu araştırma ve açıklama talebi üzerine aşağıdakileri kaleme aldım:Birinci olarak: Dürzilerin mezhebi hakkında bir nebze bilgi verilecektir ki, onların durumu gerçek yönleriyle ortaya çıksın.İkinci olarak: İki diyalogta dile getirilen hususlar kısaca açıklanacaktır ki, o diyaloglarda oynanan oyunlar ve yapılan müdahaleler ortaya çıksın. (Bölümün numarası 2; Page No. 401)


Birinci olarak: Dürzilerin mezhebi hakkında özet bilgi. Dürzilerin aslı, Batıni Karâmatiler fırkasından gizli bir fırkadır. Takiyye yapma ve kendilerinden olmayan kimselerden durumlarını gizlemekle tanınırlar. Arada bir dindar, zühd ve takva kisvesine bürünür ve gerçek olmayan dini hassasiyetlerini ortaya çıkarırlar. Bazen de, tasavvuf, ehli beyt sevgisi ve rafizilik gibi renkten renge girerler. Kendilerini, toplumu birleştiren ve insanların dargınlıklarını gideren barış sancağının taşıyıcıları olarak görürler. Bu şekilde insanların kafalarını karıştırıp, din hususunda onları kandırma girişiminde bulunurlar. Güç kazanıp ellerine fırsat geçince ve yönetimden kendilerine yardım edecek ve sahip çıkacak birilerini bulduklarında ise gerçek yüzlerini ortaya koyarlar. inançlarını ilan ederler, gaye ve meramlarını açıkça ifade ederler. Şer ve fesat davetçileri ve din, itikad ve ahlakı yıkan balyoz olurlar.Dürzilerin tarihini araştıran, siyerlerini okuyan herkes bunu açıkça görecektir. Abdullah bin Sebe' el-Himyeri el-Yehudi'nin daha ilk günden beri temelini attığı, tohumlarını serpiştirdiği ve onlardan sonra gelen kimselerin bunu miras olarak alıp birbirlerine aktardıkları, sağlam bir şekilde uygulayıp günümüze kadar geldikleri herkes tarafından görülen bir gerçektir. Dürziler, her ne kadar Batıni Karmatiler guruplarından bir gurup da olsalar, nesepleri, nisbetleri, ortaya çıktıkları zaman ve ortaya çıkmalarına yardım eden şartlar itibariyle kendilerine has durumları vardır.Aşağıda bunun bir özetini, örneklerini ve âlimlerin onlar hakkındaki görüşlerini sunuyoruz:1- Dürziler, bir dürziye nisbet edilir. (Bölümün numarası 2; Page No. 402) Bu, Ebu Abdullah Muhammed b. İsmail ed-Dürzi'dir. İsmi, Abdullah ed-Dürzi ve Düruzi b. Muhammed olarak da rivayet edilir. Yine O, Muhammed b. İsmail ed-Dürzi, Taştekin yahut Heştekin ed-Dürzi olarak da zikredilir. Yine İran beldelerinden biri olan Tayruz'a nisbet edildikleri de söylenir. Zebidi, Tac'da doğru olanın, sefil ve terzilerden olan Derze'nin çocuklarına nismetle Derzi olarak yazılması olduğu görüşündedir.2 - Muhammed b. İsmail ed-Dürzi, Mısır'a yaklaşık ikiyüz sene hükmeden ve yalan ve iftira olarak Ehl-i beytten olduklarını ve Fatıma'nın (r.a.) neslinden geldiklerini iddia eden Ubeydilerin (Fatimilerin) krallarından birisi olan Hakim bi-emrih Ebi Ali el-Mansur b. el-Aziz zamanında ortaya çıkmıştır.Muhammed b. İsmail ed-Dürzi, önceleri Muhammed b.İsmail b. Cafer es-Sadık'ın tabilerinden olduklarını iddia eden Batıni İsmailiyye fırkasından idi. Sonra onlardan ayrıldı ve Hakim el-Ubeydi ile irtibat kurdu ve uluhiyyet davasında ona tabi oldu ve insanları ona ibadete ve onun tevhidine davet etti.Yine İlah'ın, Ali'ye hulul ettiğini, onun benliğine sirayet ettiğini ve Ali'nin ruhunun bir bir çocuklarına intikal ettiğini, en sonunda Hakim'e intikal ettiğini iddia etmiştir. Hakim, davette insanların kendisine itaat etmeleri için Mısır'da işleri ona havale etti. Durumu ortaya çıkınca Mısır'da müslümanlar ona baş kaldırdılar ve onunla beraber olanları toplu olarak öldürdüler. Onu öldürmek istediklerinde kaçarak Hakim'in yanında gizlendi ve o da ona mal verekek davetini yayması için Şam'a gitmesini emretti. Oraya gitti. Şam'ın batısında Teymullah b. S'alebe vadisine yerleşti. (Bölümün numarası 2; Page No. 403) Onları Hakim'in uluhiyetine davet etti ve onlar arasında dürzilerin kurallarını neşretti, onlara mal dağıttı ve onlar da onun davetini kabul ettiler.Yine İranlı bir adam da Hakim'in uluhiyetine davet etmiştir ki, onun ismi, Batinilerin büyüklerinden Hamza b. Ali b. Ahmed el-Hakimi ed-Dürzi'dir. Hakim'in gurubundan gizli davetçileriyle irtibat kurmuş ve gizli olarak onun uluhiyetine davet etmiş, ta ki, onun ayrılmaz bir parçası olmuştur. Sonra bunu ilan etmiş ve Hakim'in elçisi olduğunu iddia etmiş ve o da buna muvafakat etmiştir. Hakim vefat edince, ez-Zahir li i'zazi dini'lleh lakaplı oğlu Ali onun yerine geçmiş ve babasının uluhiyetine davetten vaz geçmiştir. Davet, Mısır'da reddolunmuş ve Hamza Şam'a kaçmış ve kendisini kabul edenlerden bazıları onunla beraber gitmiştir. Onların çoğunluğu daha sonra Suriye'de "Dürziler dağı" denilen bölgede yerleşmişlerdir. İlkeleri:a) Hulul'e inanıyorlar. Allah'ın, Hz. Ali'ye (r.a.) hulul ettiğine inanıyorlar. Sonra kendisinden sonra bir bir çocuklarına hulul ettiğine, en sonra da Hakim el-Ubeydi Ebi Ali el-Mansur b. el-Aziz'e hulul ettiğine inanıyorlar. Uluhiyyetin, onun benliğine hulul ettiğine, Hakim'in döneceğine ve onun gizlenip açığa çıkacağına inanıyorlar.b) Takiyye. Onlar kendilerinden olmayan kimseye mezheplerinin gerçek yüzünü açıklamıyorlar. Bunun ötesinde sırlarını ancak kendi cemaatlarından ona iman eden onu tasdik edenlere ifşa ederler. (Bölümün numarası 2; Page No. 404) c) İmamlarının günahsız olmaları. Onlar imamlarının hata ve günahlardan masum oldukları görüşündedirler. Bilakis onlar, Hakim'e yaptıkları gibi, onları ilah kabul ettiler ve Allah'tan başkasına ibadet ettiler.d) Batın ilmi iddiaları. Dinin naslarının batıni manaları olduğunu ve zahirinden çok maksadın bu olduğunu iddia ediyorlar ve onun haberleri, emirleri ve nehiyleriyle ilgili dinin naslarındaki ilhadlarını ve tahriflerini bunun üzerine bina ediyorlar.Haberlerdeki ilhâdları, Allah'ın kemal sıfatlarını inkar etmeleri ve ahiret gününü ve oradaki hesap, ceza, cennet ve cehennemi inkar etmeleridir. Bunun yerine reankarnasyon yahut tenasüh dedikleri şeye sığınmışlardır ki tenasuh, insan yahut hayvan ruhunun, öldükten sonra nimet içerisinde yahut azap çekerek yaşaması için yaratılışı anında başka bir insan yahut bir hayvan bedenine intikalidir. Ve şöyle demişlerdir: Devamlı bir zaman, sonu olmayan bir alem, sürekli doğumlar ve onları yutan toprak. Yine melekleri ve peygamberlerin risaletini inkar etmişler ve ilkeleri ve nazariylelerinde Aristonun tabileri olan meşşai filozoflara tabi olmuşlardır. (Bölümün numarası 2; Page No. 405) Emirlerler ve nehiylerle ilgili naslardaki ilhâdlarına gelince, onların asıllarını tahrif ettiler ve şöyle dediler: Namaz, her gece ve gündüz eda edilen beş vakit namaz değil, sırlarının bilinmesidir. Oruç, fecrin doğuşundan güneşin batışına kadar oruç bozan şeylerden alıkoymak değil, sırlarının gizlenmesidir. Hac, kendileri yanında mukaddes olan şeyhleri ziyaret etmektir. Ayrıca gizli açık bütün fuhşiyatı helal saydılar. Anne ve kızları nikahlamayı helal saydılar. Buna benzer, Allah'ın kullarına farz kıldığı zaruret-i diniyeden olan şeyleri inkar ve naslarla oynama gibi ilhadları vardır. Bundan dolayı, Ebu Hamid el-Gazali ve diğerleri bunlar hakkında şöyle demişlerdir: Mezheplerinin zahiri ret ve batıni ise sırf küfürdür. Onlar bu konuda, inançlarında, amellerinde ve tarikatlarında İhvan-ı Safa ashabına daha fazla benzemektedirler.h) Tabiatperestlerin dediklerini diyorlar. Diyorlar ki: Muhakkak tabiat, hayat için meydana gelmiştir. Ölüm, mesela bir hadise ile öldürülen hariç, yağ bitince lambanın söndüğü gibi, benlik hararetinin yok olmasından meydana gelir.v) Davette nifak ve aldatma. Onlar davet ettikleri kimseler için şiiliği ve al-i beyt sevgisini ızhar ediyorlar. Onlara icabet ettiği zaman da, onu rafiziliğe davet ediyorlara ve ona sahabenin ayıplarını gösteriyorlar ve onlar hakkında yaralayıcı sözler söylüyorlar. Onlardan da kabul görünce Hz. Ali'inin ayıpların ortaya çıkarıyorlar ve Onun hakkında da ta'nda bulunuyorlar. Bunlardan da kabul görünce, bu sefer peygamberler hakkında ithama intikal ediyorlar ve şöyle diyorlar: Onların, ümmetlerini davet ettikleri şeye muhalif gizlilikleri ve sırları vardır. Yine dediler ki: Onlar, dünyevi maslahatlar ve amaçları gerçekleştirmek için, ümmetlerine şeri kurallar koyan zeki kimseler idiler... (ilh)Onlar hakkında ne ile hüküm verilir:Şeyhu'l-İslam İbn Teymiye'ye (Allah ona rahmet etsin) Dürziler ve nusayrilik hakkında nasıl hüküm verileceği sorulunca şöyle cevap vermiştir: (Bölümün numarası 2; Page No. 406) Bu Dürziler ve nusayriler müslümanların ittifakıyla kafirdirler. Kestiklerinin yenmesi ve kadınlarının nikahlanılması helal değildir. Bilakis cizyeleri de kabul edilmez, çünkü İslam dininden irtidat etmişlerdir ve onlar müslüman, yahudi ve hıristiyan da değillerdir. Bu inançla birlikte kelime-i şehadet getirseler bile, beş vakit namazın farziyeti, Ramazan orucunun farziyeti, haccın farziyeti ve meyte, içki ve diğerleri gibi Allah ve Resûlünün haram kıldığı şeylerin haramlılığıyla sorumlu tutulmazlar. Onlar müslümanların ittifakıyla kafirdirler. Nusayriliğe gelince, onlar Ebu Şuheyb Muhammed b. Nusayr'e tabi olanlardır. O, "Ali ilahtır" diyen ğulat'tandır. Onlar şu kasideyi söylüyorlar:Ben şehadet ederim ki, hiç bir ilah yoktur, ancakGizli kahraman Haydar vardır.Onun üzerinde hiç bir perde yoktur, ancaksadıku'l-emin olan Muhammed vardır.Ona hiç bir yol yoktur, ancaksağlam kuvvet sahibi Selman vardır.Dürziliğe gelince, Heştekin ed-Dürzi'ye tabi olanlardır. Mısır Batıni hükümdarlarından Hakim el-Ubeydi'inin mevalisindendir. Onu Teymullah b. Sa'lebe vadisi halkına göndermiştir. Onları, onun adına yemin ettikleri ve "Bari Ğulam" dedikleri Hakimi'in uluhiyetine davet etmiştir. Onlar, Muhammed b. İsmail, Muhammed b. Abdullah'ın şeriatını neshetti diyen İsmailiyye'dendir ki, onlar ğulattan daha fazla küfür içerisindedirler. Alemin kadim olduğunu söylüyorlar ve ahireti, İslamın farzlarını ve haramlarını inkar ediyorlar. Onlar Batıni Karmatiler'dendir. onlar yahudi, hıristiyan (Bölümün numarası 2; Page No. 407) ve müşrik Araplardan daha kafirdirler. Hedefleri, Aristo ve benzerleri gibi filozof yahut mecusi olmaktır. Görüşleri, filozofların ve mecusilerin sözlerinden mürekkeptir. Onlar nifak olarak şiilik görüntüsü veriyorlar. Allah her şeyi daha iyi bilir.Şeyhu'l-İslam İbn Teymiye (Allah ona rahmet etsin) yine Dürzilerden bazı guruplara cevap olarak şöyle demiştir: Bunların kafir olduklarında müslümanlar ihtilaf etmemişlerdir. Bilakis onların kafir olmalarında şüphe edenler de onlar gibi kafirdirler, onlar ehl-i kitap ve müşrik durumunda da değillerdir. Bilakis onlar dalalette olan kafirlerdir. Yemeklerinin yenilmesi mubah değildir, kadınları sebyedilir, malları alınır, çünkü onlar zındık mürtedlerdir, tevbeleri de kabul edilmez. Nerede bulunurlarsa orada öldürülürler ve vasfolundukları gibi naletlenirler. Bekçilik, kapıcılık ve koruyucu olarak isdihdam edilmeleri caiz değildir. Başkalarını saptırmamaları için âlimlerinin ve salihlerinin öldürülmeleri gerekir. Evlerinde ve beraberliklerinde onlarla beraber uyumak, onlarla beraber yürümek ve öldükleri zaman cenazelerine katılmak haramdır. Müslümanların idarecelerinin, hangi yöntemle uygulanacaksa Allah'ın emrettiği haddi uygulamaması haramdır. Yardım Allah'tandır ve tevekkül sadece O'nadır.Birinci diyalogda geçen yalan, gerçeği örtme ve karıştırmanın açıklaması:1 - Birinci diyaloğun başında bu diyaloğun, Ezherde okuyan bir dürzi öğrenci olan Şeyh Şevki Hamada ile daha sonra El-Azher Şeyhi diye lakaplandırdığı El-Azher imâmı Şeyh Mustafa er-Rafi'i arasında geçitiği zikredilmektedir. (Bölümün numarası 2; Page No. 408) Burada açık karıştırma, yanıltma, yalan ve iftira vardır. Karıştırma ve yanıltmaya gelince, El-Azher imamı El-Azher Camiinde insanlara beş vakit namazı kıldıran ve orada Cuma hutbesini okuyan kimsedir. O, yaptığı işte Vakıflar Bakanlığına tabidir. El-Azher Şeyhine gelince, orada namaz kıldırmak üzere imam yahut orada cuma hutbesini okuyan hatip olmayıp, El-Azherde öğretimden sorumlu olan kişidir ve makamı, insanlara namaz kıldıran imamdan daha üsttedir. Yalan ve iftiraya gelince, hiçbir asırda yahut hiçbir gün El-Azher tarihinde Mustafa er-Rafi'i isminde bir şahsın, El-Azher şeyhliğine geçitiğine yahut El-Azher Şeyhi olduğuna dair bir şey bilinmemektedir. Tarihin bizzat kendisi, bu iddianın yalan olduğuna en doğru bir şahid ve bir beyyineye dayanmayan bu broşürün yazarına en kuvvetli bir delildir. Bu diyalog yapmacıktır ve bunda şaşılacak bir durum da yoktur. Zira Dürziler, batıniyedendir ve onların durumları karıştırma yalan ve takiyye yapmaktır ve bir şeyi kaynağından öğrenmek garip karşılanmaz.2 - Sonra Dürzi, mezum (valığı iddia olunan) Şeyh Mustafa er-Rafi'i'ye şöyle dedi: Sizin Dürziler hakkındaki görüşünüz nedir?Şeyh Rafi'i şöyle dedi: Muhakkak Dürziler adetleri, örfleri ve ahlakları yönüyle müslümandırlar. Ancak din yönünden müslüman olduklarını söyleyemeyiz .Bunun gibi bir cevap, bırakın Ezher Şeyhlerinden bir şeyhten çıkmasının ötesinde, İslam akaidini ve hükümlerini bilen ve dürzilerin inançlarını, amellerini ve durumlarını bilen bir müslümandan asla çıkmaz. Çünkü İslamın kuralları ve bizzat dürzilerin tarihi (Bölümün numarası 2; Page No. 409)  gerçeği, dürzilerin zahirleri ve batınlarında onların müslüman olmadıklarına şahitlik ediyor. Zira kendilerine fırsat tanındığında hakikatleri ortaya çıkacak ve ilhadlarını ve küfürlerini ilan edecekler. Müslümanların canlarına, ırzlarına ve mallarına saldıracaklar. Mısır'da Ubeydilerin hükümdarlarından birisi olan Hakim el-Ubeydi zamanında olduğu gibi yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışacaklar. Onları krizler kuşatınca ve sıkıntılarla karşı karşıya kalınca, takiyye yapmaya sığınıyorlar, dindarlık elbisesi giyiyorlar ve nifak ve zındıkça iyilik ve ıslah görüntüsü vermeye çalışıyorlar. Onların müslümanlarla olan durumu bu olmasına rağmen, Dürzi öğrenci Ezher Şeyhi olarak isimlendirdiği kimsenin cevabını kabul etmemiştir.3- "Sebep nedir"? dedi.Mezum şeyh dedi ki: Çünkü onlar Hakim'e ibadet ediyorlar. Bunun üzerine Dürzi öğrenci şiddetle öfkelendi ve hak olan ilahın varlığının inkarını içeren ve dürzilerin küfrüne ve inançlarının fesadına açık olarak delalet eden sözünden dolayı bu konuda Şeyhi hata ile itham etti ve şöyle dedi: O: "bizim Hakim'e uluhiyet isnat ettiğimizi söyleyen hata etmiştir" dedi. Biz, Allah'tan başka ilah olmadığına, Onun bir, tek, kimseye muhtaç olmadığına, doğmadığına ve doğrulmadığına ve hiçbir kimsenin Ona denk olmadığına inanıyoruz. (Bölümün numarası 2; Page No. 410) Bizim mezhebimizde, Allah'ın hiçbir şeye benzemediği, Onun idrak edilemeyeceği, vasfedilemeyeceği, oturmadığı, ayakta durmadığı, uyanık ve uyur olmadığı ve Onun ruhlardan ve sayıdan münezzeh olduğu, bilinen şeylerdendir. Yine biz Allah Te'âlâ'nın ahiret gününde insanlara tecelli edeceğine inanıyoruz. Gerçek yönüyle ve doğru olarak Ona imanları tam olması için onlara görünecek. Onlara delil getirmek için onlarla ünsiyet kuracak. Zira onlar Onun keyfiyetini idrak etmekten acizdirler ve akıllarının kuvvetiyle Onun mahiyetine ulaşamazlar. Ancak Ona bakan, aynada kendi yüzüne bakan gibidir. Sayın büyük imam, aynada gördüğün suret, senin suretini temsil ediyor. Şeyh: "evet" dedi. Dürzi öğrenci dedi ki: Bu suret, bütün beşeri sıfatlardan münezzehtir, yemez, içmez, hastalanmaz... Biz, senin aynaya bakıp bütün sıfatlardan mücerred olarak suretini gördüğün gibi, bütün sıfatlardan münezzeh olan Allah'ın sıfatının bize göründüğüne inanıyoruz .Tarihi ve ilmi gerçekler, Dürziler'in Hakim'e ibadet ettiklerine ve onu ilahlaştırdıklarına ve Hakim el-Ubeydi'nin kendisinin ilah olduğunu iddia ettiğine şahitlik ediyor. Dostlarından ona yakın olanlar, ona ibadet etmeye davet ediyorlardı. Dürzi öğrencinin bunu inkar etmesinde yalan söylemektedir ve sonra sözünde karışıklık ve telbis yapmaktadır ve onu reddi ve inkarında küfür olan şeyi söylemektedir. Ve "Hakim"i nekre olarak zikrederek: "bizim bir hakim'i ilahlaştırdığımızı söyleyen hata ediyor" demiştir. Mısır'da hükümdar olan Hakim el-Ubeydi'ye ibadet etmeleri ve onu ilahlaştırmaları ve (Bölümün numarası 2; Page No. 411) "Ona bakan aynada kendi suretine bakan gibidir" demek suretiyle ve "ey büyük imam, sen aynaya bakıp bütün sıfatlardan mücerred çıplak suretini gördüğün gibi, bütün sıfatlardan münezzeh olan Allah'ın sıfatı bize göründüğüne inanıyoruz" diyerek, Onu aynadaki surete benzetmek suretiyle Allah'tan bütün sıfatları nefyetmesi hakkındaki sözle Allah'ı, varlığı olmayan bir adem'e mahkum etmiş olur.Şeyh: "Reankarnasyon hakkındaki görüşün nedir" diye sordu.Öğrenci şöyle dedi: Biz reankarnasyona inanıyoruz. Bu, Fatimiler'den önce çıkan, bundan da öte bidayetten beşeriyetle gelen İslam'dan önce çıkan eski felsefi bir mezheptir. İlginç olan, Dürziler'in reankarnasyona inanmaları değil, bilakis ilginç ve garip olan, Kur'ân-ı Kerim bunu ikrar ettiği halde müslümanların reankarnasyonu nefyetmeleridir.Sonra reankarnasyona şu ayeti delil getirdi: Ey kafirler! Siz ölü iken sizi dirilten (dünyaya getirip hayat veren) Allah'ı nasıl inkar ediyorsunuz? Sonra sizi öldürecek, tekrar sizi diriltecek ve sonunda O'na döndürüleceksiniz. Allah Te'âlâ'nın şu ayetini de delil getirdi: Sizi ondan (topraktan) yarattık; yine sizi oraya döndüreceğiz ve bir kez daha sizi ondan çıkaracağız. Peygambere isnad ettiği şu sözü de delil olarak getirdi: "Ben bu güne kadar müminlerin sulbünden mümin kadınların rahimlerine intikal etmeye devam ediyorum..." Dürzi öğrenci, Dürziler'in (Bölümün numarası 2; Page No. 412) reankarnasyona inandıklarını ikrar etmiştir. Bu, ruhların tenasühüdür ki, ruhun ölümü anında bir diriden, yaratılması anında bir başka bedene sürekli olarak intikali anlamına gelmektedir. Şu da bilinmektedir ki, buna inananlar, kitap ve sünnetin naslarının açıkladığı ve üzerinde ümmetin icma ettiği kıyamet gününe ve onda olan hesap, ceza, cennet veyahut cehenneme inanmıyorlar ve kıyametle ilgili nasları, dürzilerin nazarında Hakim'in dönmesi ve gizlenmesinden sonra zuhuru gibi, imamlarının çıkması olarak tevil ediyorlar. Diyorlar ki: Ruh; nefis, ilim ve ibadet beraberliğiyle saflaştığı zaman asli vatanına döner ve ölümüyle ve bedenin bukağı ve bağlarından kurtulmasıyla kemale erer. Masum imamlardan rüşdünü talep etmekten yüz çeviren menkus ruhlar yahut nefislere gelince, bunlar bedenlerde kaldıkça azap görmeye devam ederler, bedenden bedene geçerler ve ölümü anında bir cesedden çıkınca diğeri onu karşılar. Buna da yukarıda geçen ayetleri ve şu ayeti delil getirmişlerdir: onların derileri pişip acı duymaz hale geldikçe, derilerini başka derilerle değiştireceğiz ki acıyı duysunlar ! Kıyameti; imamlarının çıkması olarak yorumlamalarının, sözün yerlerinden tahrifi ve Kur'ân'ı, nazil olduğu Arap lisanının manasından çıkarma, ayetlerinin sarih manasına muhalif ve yeniden dirilme, mahşer yerinde toplanma, hesap, ceza, cennet yahut cehenneme delalet eden sarih mütevatir naslara muarız olduğunda şüphe yoktur. (Bölümün numarası 2; Page No. 413) Bu şekilde tev'il etmeleri, açık bir sapıklık ve açık bir küfürdür. Yukarda açıklaması geçtiği üzere ruhların bedenlere geçmesi ile ilgili sözleri, sırf gelişigüzel bir beyan ve tahmindir, hiçbir aslı yoktur ve akli ve nakli yönden bir dayanağı da yoktur. Kur'â'ın buna delalet ettiği iddiaları da yalan ve iftiradan ibarettir. Çünkü Allah Te'âlâ'nın şu ayetinin manası: Ey kafirler! Siz ölü iken sizi dirilten (dünyaya getirip hayat veren) Allah'ı nasıl inkar ediyorsunuz? Ayeti oku. Allah sizi rahimlerde yaratmadan ve size ruh üfürmeden önce ölü idiniz. Sonra Allah, size ruh üfürmek suretiyle sizi diriltti. Sonra dünyada ecelinizi tamamladığınızda ruhlarınızı almak suretiyle sizi öldürecektir. Sonra hesap ve ceza için dirilme ve toplanma gününde sizi tekrar diriltecektir. İşte bu, Kur'â'ın onunla indiği Arap lisanında ve sarih sahih sünnetin açıkladığı ayetin sarih manasıdır. Burada, ruhun ölümü anında bir insandan çıktığı zaman, bu dünyada yaşayan bir mahluk olması için bir başka bedende olacağına dair bir delil yoktur. Yine şu ayetin tefsiri hakkındaki söze gelince: Sizi ondan (topraktan) yarattık; yine sizi oraya döndüreceğiz ve bir kez daha sizi ondan çıkaracağız. bunun manası şudur: Sizi topraktan yarattık ve dünyada diri oldunuz. Sonra toprağa döndürülecek ve ölünce orada kabire konulacaksız. Sonra yeniden dirilme ve toplanma anında sizi oradan diri olarak çıkaracağız. Onların iddia ettikleri ruhların tenasühü ile iki ayeti tefsir etmek, heva ve hevese dayalı yapılan bir tefsirdir ve Arap lisanında ona delil olmayan ve Kur'an ayetlerinin ve onların manasını açıklayan mütevatir sahih hadislerin sarih manasına ve ilim ve iman ehlinin icmaına muhalif bir şekilde onları tahrif etmektir. (Bölümün numarası 2; Page No. 414) Söyledikleri hadise gelince, bilinen hadis divanlarından hiçbir divanda yoktur. Geçmiş asırların bazı dönemlerinde kafir toplulukların bulunması, onun yalanına delildir. Zira Peygamber (s.a.v.) dedelerinin her tabakasında mümin babalarının sulplerinden ve mümin kadınların rahimlerinden intikal etmemiştir. Bilakis İbrahim ve İsmail gibi onların bazıları mümin ve bazıları kafir idi. Bu hadis, Resûlüllah'a (s.a.v.) karşı uydurulan mevzu bir hadistir. Allah Teala'nın şu ayetine gelince: onların derileri pişip acı duymaz hale geldikçe, derilerini başka derilerle değiştireceğiz ki acıyı duysunlar ! Bu, kafirlerden cehennem ehli hakkında sarih bir haber ve kıyamet gününde orada azaplarının devamlı olacağının beyanıdır. Onda, ruhun dünyada ölünce bir bedenden çıktığı zaman, onu hapsetmek ve azap etmek için bir başka bedene geçtiğini gösteren uzaktan yakından bir delil yoktur. Onun bu şekilde tefsiri, onun yerinden tahrifi ve Kur'â'ın naslarıyla oynamasıdır.Dürzi, bu diyaloğu, dürzilerin mutlak olarak en üstün islami fırka olduğuyla ilgili mezum Şeyh Rafi'i'nin itirafıyla bitirmiştir. Bu itirafın vehmi bir itiraf olduğunda şüphe yoktur. Çünkü o, uydurma mevhum bir şeyhten gelmiştir. (Bölümün numarası 2; Page No. 415) Gerçek bir şeyhin bir dürzi öğrenciyle bu münakaşayı yaptığı ve onunla dürzi öğrenci arasında bu diyaloğun geçtiği farzedilse bile, bu, neticenin doğruluğuna delalet etmez. Nice haklı olan vardır ki, ilim ve münazaradaki zayıflığından dolayı münakaşa ve cedeldeki durumunda mağlup olmuştur. Onun teslim olması, münazara yaptığı kimsenin mezhebinin doğruluğuna ve iddia ettiği ve inandığı şeyin doğru olduğuna delalet etmez.İkinci diyalogdaki yalan, karıştırma ve saptırmanın açıklaması:Broşürde ikinci diyaloğun, fakültelerin birinde Doğu İlimleri Başkanlığı vazifesini yapan Şeyh Hak el-Hüseyni denilen ve sünni bir âlim olduğu iddia edilen kimse ile, Ebu Hasan Zeydan denilen dürzi bir hoca arasında geçtiği zikredilmektedir. Bu, sünni denilen birisinden bir dürziye sorulan sorular ve ona verilen cevaplardan ibarettir. Bu, Arapça ve manaları yönüyle basit bir üslup ve zayıf terkipler halinde gelmiştir. Bu, meydana gelmeyen yapmacık olduğuna, yahut ilimden nasibi olmayan, münazada sayılmayan ve neticesi olmayan iki kişi arasında meydana geldiğine delalet eder. Bununla ilgili konuşmanın tafsilatı aşağıya çıkarılmıştır:Mezum (var sayılan) sünni şöyle dedi:Soru 1: Sizin dininiz nedir?Cevap 1: Dürzi, dinimiz İslam diye cevap verdi .Onların müslüman olmadıkları ve yahudi ve hıristiyanlardan daha fazla küfür içerisinde oldukları 2-4. sayfalarda geçmiştir. (ilh). İslam'ın rükunları ve diğer konular hakkında, dürzinin cevaplarında ve dürzilerin inançlarının açıklamasında, onların müslüman olmadıklarını teyit eden şeyler gelecektir. (Bölümün numarası 2; Page No. 416) Soru 2: Sizin mezhebiniz nedir?Cevap 2: Mezhebimiz, Allah Te'âlâ'nın tevhidi ve peygamberin risaletini ikrar etmektir. Bu İslam'da takiyye mezheplerinden biridir .Dürzi, bu ikinci sorunun cevabında, Dürzilerin mezhebinin takiyye olduğunu kabul etmekte ve kavminin bulunduğu durumu tasdik etmektedir. Takiyyenin, inançta, sözde ve amelde bir karıştırma, aldatma, kandırma ve nifak olduğu bilinen bir gerçektir. Dürzi aynı cevapta takiyye yapmış ve dürzilerin mezhebinin Allah Te'âlâ'yı tevhid ve peygamberin risaletini ikrar olduğunu açıklamıştır. Fakat birledikleri ve ibadet ettikleri ilahları, Mısır hükümdarı Hakim el- Ubeydi'dir. Kabul ettikleri peygamber, kendisine ibadet için davetçi olarak seçtiği Hakim'in elçisidir. Fatimi hükümdarının Allah'ın elçisi olarak isimlendirdiği Hamza b. Ali b. Ahmed el-Farisi el-Hakimi ed-Dürzi gibi. Cevaptaki bu üslup dahi, içinde nifak ve aldatmanın bulunduğu takiyyenin en açık tefsiri ve en doğru tatbikatıdır.Soru 3: Siz sünni misiniz, şii misiniz?Cevap 3: Ne sünni ne de şiiyiz. Bilakis Peygamberin "benden sonra ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacak" sözüyle işaret ettiği fırkalardan biridir. (Bölümün numarası 2; Page No. 417) Dürzi, bu üçüncü sorunun cevabında kısaltma yapmış, dürzilerin sünni veya şii olduklarını nefyetmiş ve taifesinin hakikatini açıklamaktan çekinmiştir. Bilakis ibham yapmış ve şöyle demiştir: Onlar, Peygamberin şu sözüyle işaret ettiği fırkalardan biridir: "Benden sonra ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacak". Böylece dilde hata, hadisin tahrifi ve soru soranın kafasını karıştırmayı beraberce yapmış ve ona kesin bir cevap vermemiştir. O, "onlar şii değillerdir" sözünde de yalan söylemiştir. Çünkü onlar, gulat-ı şia fırkasının en kötüsü olan Batini Karmatilerdendir.Soru 4: Namaz vakitlerinde namaz kılıyor musunuz?Cevap 4: Evet, namaz kılarız. Çünkü namaz her mümine farzdır. Çünkü namaz kul ile yaratıcısı arasında bağdır.Soru 5: Namazın vakti nasıldır?Cevap 5: Cenaze namazı kılarken kıbleye yöneliriz. Fakat normal namaz, zikir halkasıdır.Dördüncü ve beşinci soruda bir mücmellik ve kısaltma vardır. Dürzinin önce cevapta mücmellik yapabilmesi, sonra da ikinci olarak namazla muradın ne olduğu hakkında tahrif yapabilmesi için, sanki maksat da budur ki, bunu da yapmış ve şöyle demiştir: "Biz namaz kılıyoruz, çünkü namaz vaciptir ve çünkü o kul ve yaratıcısı arasında bağ kurmaktır." Sonra üçüncü olarak namazla kasdolunan muradda ilhad yapmış ve şöyle demiştir: "Biz cenaze namazı kıldığımız zaman kıbleye yöneliriz." Yine ilhad yapmış ve normal namazı, zikir halkası şeklinde tefsir etmiştir. Burada, Allah'ın Resûlü Muhammed'in (s.a.v.) beyan ettiği şekilde beş vakit namazın varlığını inkar ve birinci sorunun cevabındaki, dinlerinin İslam olduğu iddiasının tekzibi vardır. (Bölümün numarası 2; Page No. 418) Soru 6: Namaz vakti rüku yapıyor musunuz?Cevap 6: Rüku bizde nafiledir.Soru 7: Namaz vakti secde ediyor musunuz?Cevap 7: Evet, secde anında secde ederiz. Çünkü o, Allah'a takarrup ve O'na tevessül için gerekli bir farzdır.Yine altıncı ve yedinci soruda mücmellik ve kısaltma vardır. Bununla birlikte, dürzi; nafile olduğunu söyleyerek, rükunun farz olduğunu inkar etmiştir. Secdeye gelince, onun farziyyetini kabul etmiş, fakat keyfiyyeti konusunda kısa kesmiştir. Sanki burada soran ile cevap veren arasında bir birliktelik vardır, yahut soranla cevap veren aynı kişidir. Bu, birinci sorunun cevabındaki "dinimiz İslam'dır" sözüyle çelişmektedir. Zira İslam'da namaz, bir zikir halkası değildir, ancak zaruret-i diniye olarak bilinen şekliyle her gün ve gecede kılınan beş vakit namazdır. O, bu nassa ve icmaya iftira etmektedir.Soru 8: Oruç ayında oruç tutuyor musunuz? (Bölümün numarası 2; Page No. 419) Cevap 8: Özellikle yaşlılar olmak üzere bazıları oruç tutuyorlar. Fakat bizim örfümüze göre zahiri oruç nafiledir. Gerçek oruç ise, nefsi haramlardan korumaktır. Bu durumda o, belirli vakitlere has değil, hayat boyu gerekli olan bir farzdır. Çünkü biz, Allah ve Resûlünün nehyettiği şeye muhalefetle birlikte zahiri orucun faydası olmadığına inanıyoruz.Dürzi, sekizinci sorunun cevabında Ramazan orucunun farziyetini inkar etmiş ve şöyle demiştir: Zahiri oruç nafiledir. Kendine göre hakiki orucu, nefsi haramlardan korumak olarak tefsir etmiştir. Bu, zaruret-i diniye olarak bilinen şeyi inkar etmek ve nasların tahrifidir ki, İslam'ın şiarlarından Allah Te'âlâ ve Resûlü'nün (s.a.v.) farz kıldığı şeyi mükelleflerden düşürür. Bu, açık bir küfür, nas ve icma ile İslam'dan dönmektir ve dinlerinin İslam olduğu iddiasıyla çelişmektedir.Soru 9: Haccediyor musunuz?Cevap 9: Hac yine bizim örfümüze göre nafiledir. Zira eyet-i kerimede şöyle buyrulmuştur: Yoluna gücü yetenlerin o evi haccetmesi, Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Buradaki "gücü yetenler" sözü, hac farizasını yerine getiremeyenler için geniş bir alandan ibarettir. (Bölümün numarası 2; Page No. 420) Dokuzuncu sorunun cevabında da aynı yolu takip etmiş ve Ramazan orucunun farziyetini inkar ettiği gibi, haccın farziyetini de inkar etmiştir ve şöyle demiştir: Bizim örfümüzde hac, nafiledir. Böylece onu farziyetini inkar etmiştir ki, bu küfürdür. Çünkü bu, zaruret-i diniyye olarak bilinen bir şeyin inkarıdır. Sonra gücü yetenlere haccın farziyetinin tekidi hakkındaki açık bir ayeti getirmek suretiyle çarpıtma yapmıştır. Ayetteki genişlik, bizzat kendisi yahut vekilinden gücü yetmeyenler içindir. Yine burada, birinci sorunun cevabındaki "dürzilerin dininin İslam" olduğu iddiasının tekzibi vardır.Soru 10: Hac yapmak üzere Mekke'ye gideniniz var mı? Cevap 10: Evet, bizden birçoğu Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere'yi ziyaret etmiştir. Onuncu soruda, cevap verene kaçma yolunu gösteren ve hile yolunu hazırlayan bir mücmellik ve kısaltma vardır. Bundan dolayı soru sorulan, mesela ruhu dinlendirmek için her hangi bir memlekete yapılan yolculuk gibi, Mekke'ye normal bir yolculuğa hamledilme imkanı olan icmali bir cevap vermiş ve şöyle demiştir: Bizden bir çoğu Mekke ve Medine-i Münevvere'yi ziyaret etmiştir. Batini Karmatilerin tutumu işte budur. Zira onların durumu, yukarıda geçtiği gibi, karıştırma ve takiyye yapmaktır.Soru 11: Cenaze üzerine nasıl namaz kılıyorsunuz?Cevap 11: Bizim cenaze namazımız, sünnilere yani şafii mezhebine göredir. Sizi fazla araştırma zahmetine sokmamak için, tevhid mezhebinin bize göre en büyük müracaat kaynağı olan yüksek akıl meşihatından çıkan bu kitabı size takdim ediyoruz. Bu kitaptan, cenaze namazı, zevaç akdinin yazılması ve öldükten sonra miras hakkında mezhebimizin görüşlerinin gerçeğini öğrenebilirsiniz. Soran kitabı karıştırırken soru sorulana dönerek şöyle dedi: Siz gerçekten müslümansınız.? (Bölümün numarası 2; Page No. 421) On birinci sorunun cevabı, yalan ve çelişkilidir. Çünkü üçüncü sorunun cevabında, dürzilerin Ehl-i sünnetten olduklarını genel olarak nefyetmişti. Burada ise, cenaze namazını Şafii mezhebine göre kıldıklarını söylemiştir. Şafii ise, Ehl-i sünnettendir. Cenaze üzerine namazları nasıl onun mezhebine göre olmuştur? Sonra cevabı izah etmekten vaz geçerek, ismini açıklamadğı mübhem bir kitaba havale etmiştir. Ta ki insanlar, cenaze üzerine namazlarının sünnete göre ve Şafii mezhebine göre olduğu iddiasında onun doğruluğunu öğrenmeleri için, ona müracaat etsinler. Sonra dürzi, mezum sünni âlimin, kitabı karıştırmasından sonra şöyle dediğini zikretmiştir: Siz gerçekten müslümansınız. Yukarıda geçmiştir ki, bu gibi yapmacık diyaloglardaki bu itirafın, itibara alınacak bir tarafı yoktur. Bilakis bu, sırf bir çarpıtma, aldatma ve Dürzilerin mezhebinin yalan propagandasıdır.Eğer Dürziler'in mezhebi İslam'a muvafık olsaydı, onu açıklar ve gerçeğin bilinmesi için kitabın ismini beyan ederdi, fakat o fecaatın ortaya çıkmasından korkmuş ve onu gizleyerek açıklamaktan kaçınmıştır. Yukarıda geçtiği gibi, onun durumu ve kavminin durumu budur. Ondan Allah'a sığınırız.Soru 12: Sizde miras taksimi nasıldır?Cevap 12: Bize göre miras taksimi, ölen kimsenin vasiyeti yoksa, şeri feraize göredir. Ancak vasiyeti varsa miras, vasiyete göre olur. Çünkü bize göre vasiyet, mucibince amel etmeyi gerektiren bir farzdır. Bunu da şu ayet-i kerimeyle amel etmek üzere yaparız: Allah size, çocuklarınız hakkında, erkeğe, kadının payının iki misli (miras vermenizi) emreder. (Bölümün numarası 2; Page No. 422) Sonra da şu ayet-i kerimeyle: (Bu taksim) yapılacak vasiyetten ve borçtan sonra,(yapılacaktır) Soru 13: Sizde vasiyyet nasıldır?Cevap 13: Vasiyyetin yolu, yakın olsun uzak olsun, dilediğine malını vasiyet etmesi insanın tam olarak hakkıdır.Soru 14: Ehl-i sünnet mezhebi varise vasiyet etmeyi yasaklıyor, siz niçin ona vasiyet ediyorsunuz?Cevap 14: Biz şu ayete dayanarak varise vasiyet ediyoruz: Birinize ölüm geldiği zaman, eğer bir mal bırakacaksa anaya, babaya, yakınlara... vasiyet etmek...size farz kılındı Bu ayet-i kerimeden açık olarak anlaşılıyor ki, vasiyet varise ve varis olmayana caizdir ve biz bu yolu takip ediyoruz. (Bölümün numarası 2; Page No. 423) Dürzi, 12, 13 ve 14. soruların cevabında, onlara göre mirasın, şeri taksime göre olduğunu söylemiş ve onu belirlememiştir. Sonra bunu, burada bir vasiyet yoksa diye kayıtlamıştır. Şayet varis olmayana yahut varis olana malın tamamıyla ilgili bir vasiyet varsa, velev ki şeri taksimini hılafına da olsa, terekenin kalanının dağıtımında gerekli olan, yapılan vasiyete göre olmasıdır. Bu ise, "varise vasiyet yoktur" şeklindeki İslam şeriatının nassına muhaliftir ki, müslümanlar bunun üzerinde icma etmişlerdir. Böylece, Dürzilerin dininin İslam olduğuna dair birinci sorunun cevabında yalan söylediği ortaya çıkıyor.Burada şöyle bir ayet var: Allah size, çocuklarınız hakkında, erkeğe, kadının payının iki misli (miras vermenizi) emreder. (Bölümün numarası 2; Page No. 424) Bu ve bundan sonraki ayette şeri miras taksimi, varislerin paylarının tafsilatı ve Allah'ın her varise takdir ettiği hududda durmayı emreden Allah'ın emri ile ilgili açıklama vardır. Her iki ayette bize, zikredilenlerden vasiyet edeceklerimiz hakkında seçme hakkı ve onlardan her birine vasiyet edeceğimiz miktar hakkında da seçme hakkı bırakmamıştır. Bilakis varislerin çeşitleri ve her birinin paylarını beyan etmiş ve bize bunu zorunlu kılmıştır. Peygember'in (s.a.v.) açıkladığı gibi, Allah Te'âlâ, terekenin onlara taksiminin, ölünün borçları ödendikten sonra ve varis olmayana malın üçte birinden yapılan vasiyetin yerine getirilmesinden sonra olacağını beyan etmiştir. Dürzinin iki ayeti delil getirmesinde mücmellik ve dağıtım ve taksimden önce yerine getirilen mirasın ve vasiyetin dağıtımındaki vasiyetten kasıt hakkında telbis ve karıştırma vardır. Sonra o, vasiyetin sınırlandırılması hakkında gözetilmesi gereken sünnet hakkında yeni bir görüş getirmiş ve bu konudaki müslümanların icmaından yüz çevirmiştir. Bu, delil getirmesinde batıla dalanın durumudur ve batılı güzel göstererek haktan döndürmek için münazara yaptığı kimseye yönelik bir karartma, çarpıtma ve benzetmedir. Böylece Kur'ân hakkındaki ilhadları, onun sahih manaları hakkındaki tahrifleri ve hevalarını tatmin etmek ve kendi durumlarında olanlara uymak için, kavli ve fiili olarak Peygamber'e (s.a.v.) ve sahabe ve onlardan sonra gelen müslümanların imamarının icmaına muhalefetleri ortaya çıkmış oluyor.Soru 15: Çok kadınla evlenir misiniz?Cevap 15: Asla, Bizim mezhebimize göre çok kadınla evlenmek caiz değildir. Şu ayet-i kerimelerle amel ederek: Sizi çifter çifter yarattık. Her şeyden de çift çift yarattık Haksızlık yapmaktan korkarsanız bir tane alın; Üzerine düşüp uğraşsanız dahi kesinlikle kadınlara karşı adaletli davranamazsınız. Ayrıca biz ikisi arasında adaletin mümkün olmadığına inanıyoruz. Kanun bize birle yetinmeyi zorunlu kılmıştır.Dürzi, onbeşinci sorunun cevabında cevazı, zururet-i diniyeden olan çok kadınla evlenmenin meşruiyetini inkar etmiş ve delili olmayan bir şeyle batıl görüşüne delil getirmeye çalışmış ve Allah Te'âlâ'ın şu ayetini: Sizi çifter çifter yarattık. ve Allah Te'âlâ'nın şu ayetini delil getirmiştir: Her şeyden de çift çift yarattık (Bölümün numarası 2; Page No. 425) Bu iki ayetin, eşyanın yaratılmasında Allah'ın kevni kanununun beyanı hakkanda olduğu bilinen bir gerçektir. Döllenme ve neslin devam etmesi, hayatın istikrar bulması ve fayda ve maslahatların gerçekleşmesi için, canlı olan hayvan ve bitkilerin her bir çeşidinden erkek ve dişi ve her iki çeşitten mütekabilini yaratması O'nun hikmetinin gereğidir. İki ayetin, çok kadınla evliliğin hükmü hakkında uzaktan yakından bir alakası yoktur. Çok kadınla evliliğin yasaklanmasına dair bu iki ayeti delil getirmek, Kur'ân'da bir ilhaddır ve kastolunan mananın dışına çıkmaktır. Allah Teala'nın şu ayetine gelince: Haksızlık yapmaktan korkarsanız bir tane alın; yahut da sahip olduğunuz (cariyeler) ile yetinin. Ayetin başıyla birlikte, taksimatta, maişette ve nafakada haksızlık yapmaktan emin olununca çok kadınla evliliğin caiz olduğunun açık delilidir. Bu da mümkün ve insanın gücü dahilindedir. Şu ayete gelince: Üzerine düşüp uğraşsanız da kadınlar arasında âdil davranmaya güç yetiremezsiniz; bâri birisine tamamen kapılıp da diğerini askıya alınmış gibi bırakmayın. Bundan maksat, kalbi sevgide ve nefsi meyilde adaletin mümkün olmadığını nefyetmektir, geceleme ve nafakada adaleti sağlamayı nefyetmek değildir. Hz. Peygamber (s.a.v.) bunu beyan etmiş, onu sözüyle ve ameliyle şerhetmiş, çok kadınla evlenmiş ve maişet ve nafakada onlar arasında adaletle davranmış ve şöyle buyurmuştur: Allahım, benim sahip olduğum yerde taksimata riayetim budur. Ancak senin gücünün yeteceği, benim gücümün yetmeyeceği şeylerde beni kınama. Sahabe, çok kadınla evliliğin cevazı hakkında icma etmişler ve bununla amel etmişlerdir. Onlar araptırlar ve Kur'ân onların diliyle inmiştir. Onlar (sahabeler), Hıristiyan ve mülhidlere yakın durmak ve kendilerine göre cins-i latifi razı etmek için, Allah'ın kitabını tefsirde heva ve heveslerine uyan dürzi ve benzerlerinden daha fazla anlayanlardır.Dürzi, dördüncü ayetin lafzını tahrif etmiştir ki, o da şu ayettir: (Bölümün numarası 2; Page No. 426)  Üzerine düşüp uğraşsanız da kadınlar arasında âdil davranmaya güç yetiremezsiniz; Bu ayete, onda olmayan şeyi dahil etmiştir.Soru 16: Sizde talak caiz midir?Cevap 16: Evet, meşru sebeplerden dolayı talak caizdir. Meşru bir sebep olmaksızın yahut kendisiyle boşadığı eşi arasında rıza olmaksızın boşarsa, sahip olduğu malın yarısını ona vermesi gerekir. İşlediği bir cürümden dolayı talağa sebep olan kadınsa, sahip olduğu malın yarısını kocasına vermesi gerekir.Dürzi, onaltıncı sorunun cevabında, meşru sebeplerle talağın caiz olduğunu itiraf etmiş, ancak Dürzilerin mezhebinin gerçek yüzünü açıklamama konusundaki takiyye ilkesi gereği bu sebepleri açıklamamıştır. Kendilerine muhalif olan kimselerle konuşmalarında onların durumları budur. Sonra buna, büyük bir felaket ve Allah'ın indirmediği bir kanun ilave etmiş ve meşru bir sebep olmaksızın yahut aralarında rıza olmaksızın onu boşarsa, karısına sahip olduğu malın yarısını vermeyi kocasına zorunlu kılmıştır. İşlediği bir cürümden dolayı kocası onu boşamışsa, kadının sahip olduğu malın yarısını kocasına vermeyi zorunlu kılmıştır. Bu, boşama anında eşlerin hukuku konusunda İslam'ın koydunu kurala açık olarak muhaliftir ve birinci sorunun cevabında söylediği "dinimiz İslam'dır" sözüyle çelişmektedir. (Bölümün numarası 2; Page No. 427) Soru 17: Sizin reankarnasyona inandığınızı işittik, bunu neye bina ediyorsunuz?Cevap 17: Evet, biz reankarnasyona inanıyoruz ve bu inancı, nakli ve akli iki sebebe dayandırıyoruz. Nakli olan şu ayet-i kerimedir: Ey kafirler! Siz ölü iken sizi dirilten (dünyaya getirip hayat veren) Allah'ı nasıl inkar ediyorsunuz? Sonra sizi öldürecek, tekrar sizi diriltecek ve sonunda O'na döndürüleceksiniz. Bu ayet-i kerimeyi ve bunun dışında bazı ayetleri, bu inanca göre tefsir etmekteyiz. Akli sebebe gelince, Allah, yaratıkları hakkında adil olunca, zenginlik fakirlik, mutluluk mutsuzluk ve güzel çirkin gibi aralarında bu büyük farklılığı niçin yapsın. İnsanlar bu dünyada yeniden yaratılmaya deva edince, bu büyük farklılık nedendir. Bizim kesin inancımıza göre Allah (c.c.) sonsuz adalet sahibidir. Yukarıda zikri geçen ayet-i kerimeden dolayı biz reankarnasyona inanıyoruz.Dürzi, onyedinci sorunun cevabında reankarnasyonu ve dürzilere göre nakli ve akli delillerini zikretti. Birinci diyaloğun münakaşasındaki dördüncü fıkrada reankarnasyonun manası, nakli delillerinin münakaşası ve bunun mücerred bir akıl yürütme ve tahmin olduğunun beyanı yukarıda geçmiştir. Zira kıyamet gününde yeniden dirilme ve cezanın tafsilatı ve çeşidinin ve keyfiyetinin beyanı, sınırını aklın kavrayamayacağı semi işlerdendir. (Bölümün numarası 2; Page No. 428) Allah'ın adaletinin ve hikmetinin kemali ve yaratıkların davranışlarında, ahlaklarında, amellerinde ve rızıklarındaki farklılıklarıyla ilgili ve Allah'ın onlar hakkındaki adaletinin gereği, dünyada ölenin ruhunu bir başka bedende kılarak, her nefsin cezasını çekmesi için dünyada ikinci kere yaratmak suretiyle, her canlıyı kazandığına göre cezalandırması ile ilgili akli delillerine gelince, bu konudu şu denilebilir: Sahibinin ölümü esnasında ruhun dünyada bir başka bedene geçmesi hususunda zikredilen konuda bir delil yoktur. Bilakis bu, sırf bir tahmindir. Ancak ceza ve keyfiyetinin tafsilatına, kitap ve sarih sahih sünnetin nasları delalet etmiştir. Bu da, dünyanın son bulmasından sonra bir başka günde olacaktır ki, o, yeniden dirilme ve mahşer günü ve kıyamet günü olarak isimlendirilir. Özellikle reankarnasyon -tenasüh- hakkında dürzilerin belirttiği gibi değil, Allah, dilediği gibi dünyada bazı kullarına bazı cezaları verebilir.Soru 18: Peygamberden sonra Ömer, Ebu Bekir ve Osman'ın, Ali'den daha fazla hilafete layık olduğuna inanıyor musunuz? Yoksa Ali onlardan daha mı layıktı?Cevap 18: Bu, Allah'ın bilebileceği bir şeydir. Fakat biz, şu ayete dayanarak ömrün sınırlı olduğuna inanıyoruz: Allah, eceli geldiğinde hiç kimseyi (ölümünü) ertelemez. Zira Ebu Bekir, Ömer, ve Osman, Ali hayattayken vefat ettiler. Şayet Peygamberden sonra Ali hilafete geçseydi, Ebu Bekir, Ömer ve Osman, (Bölümün numarası 2; Page No. 429) o hayattayken vefat etmiş olacaklardı ve onlar için, ümmete karşı görevlerini yapmak mümkün olmayacaktı. Bundan dolayı Allah'ın dilemesi ne ise o olmuş ve Allah'ın takdiriyle ümmete hizmet için, onlardan her biri zamanlarında görevlerini yerine getirmişlerdir.Dürzi, 18. sorunun cevabında "Allah daha iyi bilir" demek suretiyle saptırma yapmış ve takiyyeye sığınmıştır ki, onlardan olmayanlara karşı mezheplerinin hakikatini gizleme hususunda onun durumu ve kavminin durumu zaten budur. Sonra Ali'nin hilafetinin, diğer üç halifeden sonra gelmesinde yaldızlı bir felsefe yapmaştır. Üçünün Ali'den önce öleceğini Allah'ın bildiğini ve ümmete hizmet için her birinin vazifelerini yerine getirmeleri için, onların hilafetini onun hilafetinden önce kıldığını, eğer olardan önce Ali hilafete geçseydi, onlar ondan önce vefat edecekleri için onların hilafete gelmemiş olacaklarını ve Allah'ın iradesinin, hilaafetin bilinen tertip üzere olmasını iktiza ettiğini zikretmiştir. Bu felsefede, sorulan şeri hükmün cevabından, iddia ettiği kevni tertibin hikmetinin beyanına sapma vardır. Bununla birlikte onun cevabı, hulafa-i raşidin (r.a.) hakkındaki inançlarıyla çelişmektedir ki, onlar üç halifeye sövüyorlar ve Ali'yi ilahlaştıryorlar. Cevabın hepsi, bir saptırma, çarpıtma ve takiyye ilkesini tatbiktir. Onun sözünden, üç halifenin Ali'den önce hilafete geçmeleri, ondan daha faziletli oldukları için olmadığı ve ancak Allah'ın iradesinin iktiza ettiği kevni bir durum olduğu anlaşılıyor. Bu ise, Ehl-i sünnetin üzerinde icma ettiği şeye muhaliftir.Soru 19: Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali'yi, halifelikteki sıralarına göre mi faziletli sayıyor musunuz? (Bölümün numarası 2; Page No. 430) Cevap 19: Evet, fakat aynı zamanda onları makam yönüyle hiç birine üstün tutmuyoruz, bilakis biz Ali'nin, onlardan daha üstün olduğuna inanıyoruz. Bunu da, Peygamberin sözüyle amel ederek yapıyoruz ki, veda haccındaki hutbesinde şöyle buyurmuştur: Ben kimin dostuysam Ali de onun dostudur. Allahım, ona dost olana dost, düşman olana düşman ol.Dürzi, 19. sorunun cevabında tenakuza düşmüş ve üç hulafa-i raşidin, Ebu Bekir, Ömer, ve Osman'ın fazilletteki üstünlüklerini görmezden gelmiş ve şöyle demiştir: Evet, yani dört halifeyi hilafetteki tertiplerine göre üstün sayarız. Sonra şöyle demiştir: Onları makam yönüyle hiç birine üstün tutmayız. Bu, onların, genel olarak onları hiç bir kimseye üstün tutmadıklarının kanıtıdır. Sonra Ali'nin onlardan (r.a.) daha üstün olduğunu haber vermiştir. Halbuki sahih hadislerde rivayet edilmiştir ki, Ali, Ebu Bekir ve Ömer'in (r.a.) kendisinden daha üstün olduğunu haber vermiş ve ümmetin icmaı ile Ebu Bekir ve Ömer Ondan daha üstündür. Cumhur Osman'ın, Ondan (r.a.) daha üstün olduğu görüşündedir. Sonra Ali'nin onlara üstünlüğü için şu hadisi delil getirmiştir: Ben kimin dostuysam Ali de onun dostudur, Allahım, ona dost olana dost, düşman olana düşman ol. Hadisi oku.Şeyhu'l-İslam İbn Teymiye ona şu şekilde cevap vermiştir:Onun: Ben kimin dostuysam Ali de onun dostudur. Allahım, ona dost olana dost, düşman olana düşman ol. sözüne gelince o, Tirmizi hariç hadis kaynaklarında yoktur. Onda da: Ben kimin dostu isem Ali de Onun dostudur. şeklinde geçmekte olup, burada bulunan ziyade hadiste yoktur. Konuyla ilgili İmam Ahmed'e sorulunca (Bölümün numarası 2; Page No. 431) şöyle demiştir: Kufelilerin bir ziyadesidir. Bazı yönlerden yalan olduğunda şüphe yoktur: Hak, peygamber (s.a.v.) hariç bir yardımcıyla değişmez. Eğer öyle olsaydı, her söylediğinde ona uyulması gerekirdi. Bilinmektedir ki, hakkında nas bulunan konularda sahabe ve tabileri, Ali ile münazaa etmişler ve münazaa ettiği kimselere muvafakat etmiştir. Hamile olduğu halde kocası ölen kadın gibi."Allah'ım, ona yardım edene yardım et..." sözü, vakıaya terstir. Zira "Sıffin" günü onunla beraber bir topluluk savaşmış, ancak muzaffer olamamışlardır. Bir topluluk ta savaşmamışlar, ancak mağlup olmamışlardır. Irak'ı fetheden Sa'd gibi ki, onunla beraber savaşmamıştır. Aynı şekilde onunla savaşan Muaviye'nin arkadaşları ve Beni Ümeyye gibi ki, bir çok kafir beldelerini fethetmişler ve Allah onlara yardım etmiştir.Aynı şekilde "Allahım, ona dost olana dost, düşman olana düşman ol" sözü de, İslam'ın aslına aykırıdır. Zira Kur'ân, onların savaşmalarına ve bazılarının bazılarına zulmetmelerini rağmen müminlerin kardeş olduklarını beyan ediyor. Şu: Ben kimin dostuysam Ali de Onun dostudur. sözü hakkında Buhari ve diğerleri gibi bazı muhaddisler ta'nda bulunmuşlar, bazıları da hasen kabul etmişlerdir. Onu söylemiş olsa bile, Ona mahsus özel bir dostluk rivayet edilmemiş, bilakis müşterek bir dostluktan bahsedilmiştir ki, o da müminler için olan iman dostluğudur, dostluk ise düşmanlığın zıddıdır. Her seviyede müminlere dost olmanın gerekli olduğunda şüphe yoktur.Soru 20: Yukarıda geçenlerden ortaya çıkıyor ki, size göre her inancı, ya bir ayet-i kerimeye yahut bir hadis-i şerife dayandırıyorsunuz. (Bölümün numarası 2; Page No. 432) Cevap 20: Biz görüş yahut kıyasla amel etmiyoruz, fakat emrolunduğumuz şeyle amel ediyoruz. Dürzilerin, inançlarını bir ayet yahut hadise bina ettiklerine dair, 20. soru ve cevabındaki itiraflarına itibar edilmez. Çünkü yukarıda geçtiği gibi bu diyalog yapmacıktır. Bunun gerçek olduğu kabul edilse bile, müslümanlardan her münazara yapan, Ehl-i sünneti temsil etmez. Dürzinin, Dürziler rey ve kıyasla amel etmezler iddiası, vakıanın yalanladığı bir iddiadır ki, vakıa onların ilhadlarına ve heva ve hevesleriyle amel ettiklerine şehadet etmektedir. Burada bir çarpıtma ve takiyye vardır ki, şöyle demiştir: Fakat biz, emrolunduğumuz şeyle amel ederiz. Burada fiili meçhul sigasıyla getirmiştir ki, emrin kimden geldiği hakkında karıştırma tamam olsun. O, onların iddialarına göre Hakim bi-emrih ve diğer masum imamlar mı, yoksa diğerleri mi? Burada bir gariplik yoktur. Zira takiyye onların şiarlarıdır ve onlar onu yapmaktan kaçınmazlar.Başarı Allah'tandır! Allah, peygamberimiz Hz. Muhammed'e (s.a.v.), âilesine ve sahabesine salât ve selam etsin.

Tags: